DELİ

DELİ
Yayınlama: 04.10.2022
A+
A-

Musalla taşına konmuştu tabut. Namazdan sonra toprağa teslim edilecekti. Yıkama, kefenleme işini bitiren imam, abdest tazeleyip cenaze namazına hazırlanırken, yardımcıları etrafı toparladılar.

Geldiğinden beri dikkatini çeken bir genç vardı etrafında. Ne iş yaparsa onu yanı başında bulmuş, yüzüne yansıyan gölgeyi, ruh halini dışa vuran ağır yükü fark etmişti. “Bu genç, ölenin yakını olmalı” diye geçirmişti içinden. Onu aradı gözleri, görmek istemişti yeniden. Şöyle bir baktı etrafına, mahalle camisinin önündeki bankın köşesine oturur vaziyette gördü onu. Bazen içinden bazen açıktan sayılar sayıyordu: Bir… İki… Üç…

Yanına gitmeyi düşündü imam. Fakat herkes kendisini beklerken onunla ilgilenmesi uygun düşmezdi. Toparladı kendini, geçti cemaatin önüne, niyet etti cenaze namazına!

Namaz bitti, tabut omuzlar üzerinden son yolculuğuna çıktı. Defin işlemleri ivedilikle yapıldı. Cenaze toprağa teslim edildikten sonra ağlaşmalar azaldı. Hazirundan helallik alındı, yürekler bir nebze teskin oldu. Son dualara birlikte “amin” dendi ve konu komşu dağıldı. İki taş arasında kalan tümseğin kenarında duran imam, okuyacaklarını okuyup kalktı. Yapılacak işler bitti dışarıdakiler için!

İnsanlar taziye evinde buluştular yeniden. Fatihalardan sonra çaylar tazelendi. Gelenler çoğaldıkça içeridekiler yer açtı. Oturmaktan sıkılanlar tütün içmeye çıktılar. İmam gelip gidenlere baktı ancak genci bir daha göremedi. Yanında yöresinde oturanlar meraklanıp sordular.

“Birini mi bekliyorsunuz Seyda?”

“Yok!”

“Sanki birini arıyorsunuz gibi geldi de…”

“Tanıdık biri değil ama geldiğimde cenaze ile yakından ilgilenen bir genç vardı; ancak bir daha göremedim onu.”

“Nasıl biriydi Seyda?”

“Zayıf biriydi. Uzun siyah saçları vardı. Yüzüne derin bir hüzün hâkimdi. Kendi kendine konuşuyordu bazen.”

Oradakiler tarife uyan kişinin kim olduğunu anladılar hemen.

“Haa, o mu? Ali’dir o!”

“Cenaze olduğunda, kefenleme işlemleri bitince kaybolur ortadan. Ne mezarlığa gelir ne de taziye yerine?”

“Neden?”

“Delidir o Seyda! Kendi kendine sayılar sayar, dağlarda kalır, ovaya çıkıp bağırır bazen. İnsanlara pek yaklaşmaz. Değişik hareketleri var yani. Siz yeni olduğunuz için henüz tanışmamışsınız, yoksa burada herkes bilir Ali’yi!”

Başka sorular soracaktı ki sağdan soldan gelen işaretlere binaen art arda fatihalar okuttu imam. Çaylar yenilendi. Telefon açanlar için vekaleten fatihalar okundu. Vakit akıp geçti, merakını giderecek kadar bilgi alma fırsatı bulamadı.

Güneş uzak dağların ardına meylederken taziyelere ara verildi. İmam ertesi sabah gelmek üzere ayrıldı. Yolu, mezarlığın yanından geçiyordu. Hizaya varınca kabristan ehlinin ruhları için fatiha okuyup sevabını hediye etti. Bakışları yeni mezara kaydı bir an. Orada biri vardı. Başını iki elinin arasına almış, mezara bakıyordu. Yavaşladı biraz. Ali olabilir miydi acaba? Durmak istedi fakat Ali’yse oradaki, tedirgin olur diye vazgeçti niyetinden. Zaten deli demişlerdi ya, şimdi sırası değildi uğraşmanın!

Yola devam etmek için aracın vitesini arttıracak oldu, arttıramadı. Yok, olmuyordu. Bu şansı geri tepmek olmazdı. Gidip bakacaktı. Duvarın dibine park etti arabayı. Görünmeyecek biçimde yürüdü Ali’ye doğru. Dikkat çekmemeliydi. Dura dura ilerledi. Sırtı kendine dönüktü delikanlının. Mezara doğru söyleniyordu. Uğultusu giderek belirgin cümlelere dönüşmekteydi. Mesafe iyice azaldı ve sesi duyulmaya başladı. Şöyle diyordu Ali:

“(…) Senin dünyayla işin bitti. Buradasın artık. Geriye dönmek istesen, hatta bunun için dünyaları versen de dönemezsin. Allah sana rahmet eylesin, bizleri ölümden ibret alanlardan eylesin. Elbette benim de yüzüme bir avuç toprak atılacak bir gün. Belki yakında belki yıllar sonra. O gün gelmezden evvel pek çok hatamı telafi edebilir, iyiliklerimi çoğaltabilirim.” İki eliyle yüzünü ovuşturup saymaya başladı. “Bir… iki… üç… dört…”

İmamın ayak sesinden ürkerek doğruldu. Sayı sayması yarıda kaldı. İmam, durumu telafi etmek için selam verdi gülerek.

“Selamün aleyküm”

“Aleyküm selam”

“Ne yapıyorsun burada Ali?”

Ali, isminin bilinmesine şaşırdı. Yüzüne yansıdı şaşkınlığı!

“Merak etme kardeşim, köylülerden sordum seni. Adını onlar söyledi bana.”

Ali, biraz rahatladı ve hazırlıksız yakalanmış olmanın mahcubiyetiyle başını önüne eğdi.

“Vefat eden kişiyle konuşuyordum.”

“Yaaa! Yakının mıydı yoksa?”

“Hayır, yakınım değildi.”

“Anladım ama ölüler konuşamaz ki!”

“Biliyorum Seyda, ölüler konuşamaz ama diriler konuşursa onlar duyar. Hem onlar duymasa bile şu toprak, mezar taşları, bitkiler, ağaçlar… ne varsa çevremde, hepsi duyar. Öyle değil mi Seyda?”

“Öyledir kardeşim, üstelik sen de duyuyorsun kendini, omuzundaki melekler de! Hepsinden önemlisi, Allah duyuyor seni!”

“Yani böyle düşündüğüm için bana deli demeyecek misiniz?”

“Hayır, neden öyle diyeyim ki? Söylediklerin doğru bir kere.”

Ali koşup Seyda’nın eline yapıştı.

“Dur, lütfen kardeşim! El öptürmek adetim değildir.”

“Kaç yıldır beni anlayan bir Allah’ın kulu çıkmadı Seyda! Heyecanımı mazur görün.”

İmam, Ali’nin elini tutup oturmaya müsait bir tümseğe doğru çekti.

“Gel Ali kardeşim. Çevrendekilerin sana ‘deli’ dediklerini de biliyorum. Ama Allah biliyor ya, sendeki vaziyet deli kimselere benzemiyor. Görür görmez anladım.”

İmamın samimiyetinden minnet duydu Ali.

“Allah razı olsun Seyda”

“Otur bakalım şöyle yanıma! Hah, oldu işte! Şimdi anlat hele şu ‘deli’ lakabanın hikâyesini. Nedir işin aslı astarı?”

“Burada mı Seyda?”

“Evet, benimle beraber kabir ehlinin seni dinlemesini istemez misin?”

Ali’nin yüzüne bir tebessüm yayıldı.

“Peki Seyda, ne emir buyurursanız!”

“Emir Allah’ındır kardeşim, seni bir dost olarak dinleyeceğim.”

“Aslında her şey cezaevine düştükten sonra başladı Seyda. Öncesinde böyle değildim. Orada…”

“Affedersin Ali’m, çok özel değilse detaylı anlat ki sorularla bölmeyeyim, olur mu?”

“Olur Seyda…

Yirmi-yirmi iki yaşlarına kadar amaçsız, anlamsız bir hayat yaşadım. Düğünlerde çalıp söyleyerek insanları eğlendirdim. Sesimi beğeniyorlardı. Dolayısıyla sevildim, rağbet gördüm ve takdir edildim. İnsanları mutlu edebiliyordum ama kendim mutsuz ve huzursuzdum. Ruhumu sıkan duygulardan kurtulmak adına, kazandığım paralarla birtakım dünyevi zevkler satın alırdım. Haram olanlarından. Affedersin Seyda,

Bir, iki, üç…

Altı, yedi, sekiz…

On, on bir,  on iki…”

İmam çok merak etti sayı sayma işini. Ancak bölmek istemedi. Belki kendi söylerdi. Söylemezse, o zaman sorardı.

“İşte öyle böyle geçerken zaman, bir gün camiye düştü yolum. Daha doğrusu davet edildim. Samimiyeti, kibarlığı, güvenirliği hayatına yansıyan bir mahalleli arkadaşla dertleşirken,  ‘Ali, gel bizimle sohbete katıl. Seveceksin mutlaka. Ruhun hafifleyecek, göreceksin!’ dedi. Gittim ve bir daha kopamadım oradan. Arkadaşın dediği gibi, git gide artıyordu iç huzurum. Öğreniyordum varlık sebebimi. Tanıyordum Rabbimi yavaş yavaş.

Halkamıza dahil olanlar ıslah oluyor, doğru bir istikamet buluyordu. Kötülüklerin sağanaklarına karşı bir set, bir koruyucu kalkandı camimiz, cemaatimiz. Uyuşturucular, hırsızlar, arsızlar, siyasi çeteler muhitimize uğramıyor, uğrasa bile ya bizimle kendini buluyor yahut kimseye zarar vermeden gerisin geri gidiyordu.

Derken elinde silah, belinde kelepçe ile tam donanımlı kolluk kuvvetleri gelip aldılar bizi. Güya kurulu düzen için tehdit oluşturuyormuşuz biz. Kendimizi ve çevremizi düzeltmek kanunlara aykırıymış! Sokaklarda terör estirmek, çete kurup yol kesmek, hırsızlık yapmak, rüşvet yemek, tefeci olmak,  uyuşturucu kullanmak gibi şeyler tehdit sayılmıyormuş; fakat tüm kötülükleri bertaraf etmek için camiye gidip öğrenmek büyük suçmuş meğer! Hâlâ anlam veremediğim o suçlamalarla attılar zindana. Ne olup bittiğini anlamadan derin, karanlık, rutubetli sığınaklarda çok ağır şartlar altında sorguya çekildim.

Sormuşlardı, ‘Sürekli camiye gidiyor musun? Bir lideriniz var mı? Cemaate bağlı mısın?’ diye. Hepsine ’evet’ demiştim. Suçumu itiraf ettiğimi söyleyip müebbet yatacağımı söylediler. Uzunca bir süre o köhne yerlerde eziyet çektikten sonra başka yere naklettiler. Yaralarım kabuk bağlayıp izler kısmen kaybolunca hakim karşısına çıkardılar.  Mahkemede de sordular aynı soruları. Yine ‘evet’ dedim. Hakim öncekilerden farklı olarak ikinci soruları da sormuş ben de cevaplamıştım:

‘Niçin camiye gidiyorsun?’

‘İbadet etmek için’

‘Hangi cemaate bağlısın?’

‘Cami cemaatine’

‘Lideriniz kim?’

‘Caminin kadrolu imamı’

‘Diyanetin personeli mi?’

‘Evet’

‘Hııımmm!’

(…)

‘Söylemek yahut eklemek istediğin başka bir şeyin var mı?’

‘Hayır Hakim Bey, yok!’

‘Peki evladım, bunlar suç sayılmaz. Gidebilirsin.’ dedi. Öyle dedi ama normal insanlara benzemeyen birkaç somurtkan adam, anında Hakim’in önüne yığdılar kalın dosyaları. İçinde bolca ‘cumhuriyet, laiklik, beka, demokrasi, devlet, kanun, siyaset’ gibi sözcüklerin geçtiği ağır cümleleri hakimin başından aşağı boca ettiler. Kalıbı ruhuna dar gelmiş gibi kıvrandı Hâkim Bey. O dosyalarda zorla, baskıyla attırdıkları imzalarım vardı. Hazır şablonların altına olmadık tehditlerle imza attırmışlardı bana. Hepsini okumak günler alırdı. Hakim Bey bir onlara bir dosyalara baktı. Formalite icabı çevirdi sayfaları. Kendisi de tehdit altında olduğu için sekiz yıl mahkumiyet verdi.

Tabii, ilk sayı sayma işine eziyet seanslarında başlamıştım. Üzerime buz gibi soğuk suyu püskürttükleri anlarda, göğsüme oturup nefesimi kestiklerinde yahut üstsüz şekilde askıya aldıklarında sayıyordum saniyeleri. Bir dakika bir saatten fazla sürerdi. Oyalanayım diye geleni gideni sayardım. Yumrukları, tekmeleri, sopaları da…

Koğuşa alındıktan sonra günahlarımı, adımlarımı, tevbelerimi, pişmanlıklarımı… hepsini sayıya döktüm bilaihtiyar. İlk yıl öyle geçti.

Devam eden günlerde, yakın koğuşlarda kalan Seydalardan ders aldım, verdikleri kitapları okudum. Aynı yerde, benzer günlerle geçen sekiz yıl seksen yıl gibi geldi. Sanırım yüzlerce kez gözden geçirdim hayatımı. Telafi etmem gereken durumları saydım da saydım. Özür dilerim.

Bir… iki… üç…

(…)

On… on bir… on iki..

Cezaevinden çıktığımdan beri hâlim böyle işte! Sabrın, acıların, yeniden başlangıçların, kaybedişlerin ve daha pek çok nahoş durumların karşılığıdır bu sayılar. On, on beşe kadar geliyorum, sonra bir yerde insicamım bozuluyor ve tekrar başa dönüp tekrarlıyorum yeniden. Başa çıkamıyorum bununla! Yüreğimi esir alan düşünceleri türlü nesneler üzerinden somutlaştırarak sayıp duruyorum.”

“Neleri sayıyorsun mesela?”

“Neleri saymıyorum ki Seyda!  Evleri, arabaları, kuşları, yürüyen insanları…”

“Sayınca bir şey değişiyor mu sende?”

“Saydığım nesneler ve canlılar bir nevi ıstıraplarımın görünür hali oluyor. Saymakla az biraz hafifliyor yüküm. Oyalanmak için bahane işte!”

“Bunlara gerek var mı acaba?”

“Dışarıdaki özgürlüğe alışamıyorum bir türlü. Dört duvar içinde adımlarımı sayma alışkanlığı tahliyeden sonraki hayatıma da girdi. Zoraki düzen, sıra ile her işi görme gibi kuralların bıraktığı alışkanlıkları dışarıda da uygularken, bir yandan üzüntü duyuyorum bir yandan da  özgürlüğün ağır gelen huzurunu yaşıyorum.”

“Saymadan duramaz mısın peki?”

“Duramıyorum Seyda, ben eski yaşantımı bıraktım, fakat maziden miras kalan pişmanlıklar yakamı bırakmıyor hiç! Bazen cezaevinin dar alanları aklıma gelir, içim kaynayıverir birden. O vakit özgürce koşuyorum ovanın düzlüğüne doğru. Hamd ile şükür ile bağırıp dökerim içimi göğe doğru. Yaralarımın acısı hafifliyor o vakit. Bundan dolayı “deli” diyorlar işte. Galiba öyleyim!”

“Sen deli değilsin Ali kardeşim. Bilakis hepimizden akıllısın, zahir. Çünkü yaşadığın hayatın muhasebesini yapmış, eksilerini artılarını ayıklamışsın birbirinden. Allah kimseyi merhametsizlerin eline düşürmesin! Sekiz yılını çaldıklarını sanmışlar senden. Oysa sağlam bir eğitim alıp çıkmışsın oradan. Anlıyorum ki artık her günün, her saatin değerini biliyor ve ona göre hareket ediyorsun. Gaflet içinde olanlara zor gelir senin yaşantın. O yüzden ‘deli’ demiş olmalılar. Zira insanların çoğu, kendinde olmayan meziyetleri kötülemeyi marifet bilir. Tavırlarındaki ağırlık, bakışındaki derinlik hiçbirinde yok! Neyse, sen onların dediklerine aldırma. Bak ne diyeceğim…

“Dinliyorum Seyda!”

“Senden bir tek isteğim var sadece!”

“Buyur Seyda, isteğiniz başım gözüm üstüne.”

“Başın gözün var olsun Ali. İsteğim şudur; sayıya döktüğün her ne varsa hepsini bir kenara bırak. Seni huzursuz eden şeyleri yeniden saymak, içindeki yaraları taze tutar. Taze yaralar acı verir, biliyorsun. Geçmişe hükmün geçmez. Durumu düzeltmek adına yaptıkların, fiili tevbedir zaten. Tekrar tekrar saymak yerine dilini zikre, zihnini tefekküre alıştır. Rakamları tespih ve tehlil ile değiştir. Göreceksin, daha güzel olacak hayat. Sanırım zor gelmez sana, ne dersin?”

“Allah razı olsun Seyda, daha önce bırakmayı çok denedim fakat başaramadım. Belki de terk etiğimin yeri boş kaldığı içindi. Demek ki bırakmak yetmiyormuş, yerini doldurmak gerekiyormuş bir şekilde. Söyledikleriniz aklıma yattı Seyda. İnşallah dediğinizi yapacağım.”

“Allah seni muvaffak eylesin kardeşim. Bana da dua etmeyi unutma sakın! Haydi Allah’a emanet ol. Yarın taziye evinde görüşmek üzere…”

“Allah razı olsun Seyda, selametle gidin. Güle güle…”

İmam, merak ettiklerini öğrenmiş olduğu için mutluydu. O hafiflikle yoluna devam etti. Ali de kendini huzursuz eden sayı sayma işinden nasıl kurtulacağını öğrenmiş oldu. Nahoş bir durumu hoş ve hayırlı bir kazanca dönüştürmenin formülünü elde etmişti. Vakit kaybetmeden uygulamalıydı;

“Bir… iki…

Tövbe  estağfirullah! Saymak yok artık.

Sübhanallah… Elhamdulillah… ve-lailahe illallah-u Alah-u ekber!..”

Ali ile imam, iki diri olarak farklı yönlere yürüdüler. Arkalarında taze bir mezar kaldı.

 

The post DELİ first appeared on İNZAR DERGİSİ.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.