İyilerin Ahlakı Affetmek

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma.”  (A’râf: 199) Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.” (Buhârî, Müslim) Hadis-i şerif öfkeyi yenmenin büyük bir fazilet ve yüksek bir şahsiyet olduğunu ifade etmektedir. Yapılan bir kötülüğe aynıyla cevap vermek meşrû bir haktır. Bu hakkı insana Allah Teâlâ verdiği için hasmından hakkını…
The post İyilerin Ahlakı Affetmek first appeared on İNZAR DERGİSİ. …

İyilerin Ahlakı Affetmek
Yayınlama: 15.08.2022
A+
A-

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma.”  (A’râf: 199)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.” (Buhârî, Müslim)

Hadis-i şerif öfkeyi yenmenin büyük bir fazilet ve yüksek bir şahsiyet olduğunu ifade etmektedir.

Yapılan bir kötülüğe aynıyla cevap vermek meşrû bir haktır. Bu hakkı insana Allah Teâlâ verdiği için hasmından hakkını alan kimse ayıplanamaz. Ancak kötülüklere göğüs germek, kötülerden intikam almamak daha üstün bir davranış biçimidir. Zira nefsine uyup öfkesinin gereğini yaparak karşı tarafa misli ile de olsa zarar vermeye çalışmak bayağı ve alelade insanların işidir. Yüce ruhlu insanlar kötülüğe cevap vermek yerine kötüleri bağışlamayı tercih ederler. Onlar nefislerinin arzusuna karşı koymaktan ve böylece Allah Teâlâ’yı hoşnut etmekten derin haz duyarlar. Onlar Allah Teâlâ’nın kendilerinden hoşnut olduğu kimselerdir.

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, nefsini tatmin etmek için kimseden öç almamıştır (Buhârî, Menâkıb).

“Kim sabredip bağışlarsa, bu ancak büyüklerin yapabileceği değerli bir davranıştır.”  (Şûrâ: 43)

Öfkesini yenen ve insanları affedenlerin başında peygamberler gelir:

Hz. Yusuf aleyhisselam kardeşleri tarafından önce tartaklandı, sonra kuyuya atıldı sonra da köle olarak satıldı ve baba ocağından, yurdundan uzaklaştırıldı. Ona bunu yapan kardeşleri kendisi Mısır’ın azizi olduğu sırada yani en güçlü olduğu zamanda karşısına çıkarılınca onlara dedi ki: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf: 92)

Hz Yakub aleyhisselam uzun yıllar evlat hasretiyle yandı. Ağlamaktan gözüne perde indi. Bunu ona yaşatan evlatları yıllar sonra onun huzuruna varıp: “Ey babamız! (Allah’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkârlar idik.” dediklerinde Hz. Yakub aleyhisselam onlara: “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O çok bağışlayan, pek esirgeyendir, dedi. (Yusuf: 97-98)

Abdullah bin Mes’ûd radiyallahu anh anlatıyor:

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, peygamberlerden birinin halini anlatışı hâlâ gözümün önündedir. O peygamberi kavmi dövüp kanlar içinde bırakmışlardı. O bu haldeyken bile yüzündeki kanları silerken şöyle diyordu:

“Allah’ım kavmimi bağışla! Çünkü onlar doğruyu bilmiyorlar.” (Buhârî, Müslim, İbn-u Mâce)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi fethettiği zaman ona ve ashabına en ağır işkenceleri reva gören, Mekke’yi onlar için yaşanmaz hale getiren ve onları hicrete zorlayıp evlerinden, yurtlarından çıkaran sonra da mallarına el koyan Kureyşlilere: “Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Onlar: “Hayır düşünüyoruz.” dediler ve şöyle devam ettiler: “Sen kerem sahibi bir kardeşin oğlu kerim bir insansın.” O da şöyle buyurdu: “Ben Yusuf’un kardeşlerine söylediğini size söylüyorum: Bugün size kınama yoktur. Gidiniz… serbestsiniz.”

Hz. Enes radiyallahu anh anlatıyor:

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış, kenarları sert ve kalın bir hırka vardı. Bir bedevî Resûl-i Ekrem’e yetişerek hırkasını sertçe çekti. Hırkanın boynuna gelen kısmına baktım, bedevînin sertçe çekmesinden dolayı hırkanın kenarı boynuna oturmuştu. Daha sonra bedevî:

– Ey Muhammed! Elinde bulunan Allah’a ait mallardan bana da verilmesini söyle, dedi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bedevîye dönüp tebessüm etti. Sonra da ona bir şeyler verilmesini emretti. (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbni Mâce)

Hz. Âişe radiyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– Uhud Gazvesi’nin yapıldığı günden daha zor bir gün yaşadın mı? diye sordu.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

– “Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenası, onların bana Akabe günü yaptığıdır. Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbni Abdüyâlîl’e sığınmak istemiştim de beni kabul etmemişti (ayrıca hakaret etmiş ve serserilerini peşine takıp mübarek ayakları kanayıncaya kadar taşlatmıştı). Ben de geri dönmüş derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnüsseâlib’e varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâil aleyhisselâm’ı farkettim. Cebrâil bana seslenerek:

– Allah Teâlâ kavminin sana ne söylediğini ve seni himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymuştur. Onlara dilediğini yapması için de sana Dağlar Meleği’ni göndermiştir, dedi.

Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:

– Ey Muhammed! Ben Dağlar Meleği’yim. Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim, dedi. O zaman:

– Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların soylarından sadece Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim, dedim.” (Buhârî, Müslim)

Böylece o sallallahu aleyhi ve sellem, câhillerin ve kendini bilmez kimselerin kabalıklarına, hakaretlerine aynıyla cevap vermek yerine, onları bağışlamanın, kusurlarını görmezden gelmenin daha asil bir davranış olduğunu ortaya koymuştu.

İnsanlardan bir fenalık gören kimse Peygamber Efendimiz’in bu halini hatırlamalı, câhillere uymamalı, mümkün olduğu kadar onlardan intikam almamalıdır.

İfk hadisesinde münafıklar validemiz Hz. Âişe radiyallahu anha aleyhinde dedikodu yapıp iftira attılar, çıkardıkları dedikodu ile hem Mü’minlerin Annesi’ni hem onun ailesini ve hem de Resûlullah  sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i üzmüşlerdi. Fakat Allah Teâlâ gönderdiği âyetlerle Hz. Âişe’ye iftira edildiğini belirterek onu temize çıkarmış, Peygamber aleyhisselâm da iftiracılara cezalarını vermişti. Ceza gören bu iftiracılardan biri de Hz. Ebû Bekir’in küçük yaşta himâyesine alıp büyüttüğü akrabası Mistah bin Üsâse idi. Aslında Mistah münafık değildi ama münafıkların oyununa gelmişti. Bedir Gazvesi’nde de bulunmuş olan Mistah’ın bu davranışı Hz. Ebû Bekir’i çok üzmüş ve ona bir daha yardım etmeyeceğine dair yemin etmişti.

İşte o zaman âyet-i kerime (Nur: 22) nâzil oldu. Âyette Allah Teâlâ fazilet ve servet sahibi kimselere, yakınlarına ve yoksullara bir şey vermemek üzere yemin etmemelerini tavsiye ediyor, “Onları bağışlasınlar, kusurlarına bakmasınlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz?” buyuruyordu. Hz. Ebû Bekir radiyallahu anh âyet-i kerîmeyi duyar duymaz:

Evet, Rabbimiz! vallahi bizi bağışlamanı arzu ederiz, dedi ve eskiden olduğu gibi Mistah’a yardıma devam etti.

Peygamber Efendimiz’e karşı kaba saba davranışlarıyla tanınan bedevî Uyeyne bin Hısn bir gün yeğeni Hürr bin Kays’ın yanına gitmişti. Hürr, Hz. Ömer’in değer verdiği ve görüşlerini aldığı bir âlimdi. Uyeyne ona:

– Yeğenim! Halifenin yanında yüksek değerin var. İznini alsan da kendisini ziyaret etsem, dedi. O da:

– Peki, amca, diyerek Hz. Ömer’den izin aldı. Uyeyne huzura girdiğinde Halife’ye hitaben:

– Ey Ömer, bize ne bol dünyalık verirsin ne de aramızda adaletle hükmedersin! deyince, Hz. Ömer pek öfkelendi ve adamın üzerine yürüdü.

Hürr bin Kays hemen araya girerek:

– Ey Mü’minlerin Emîri! Allah Teâlâ Peygamber’ine “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma!” (A’râf: 199) buyuruyor. Uyeyne de o cahillerdendir diyerek yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okudu. Râvilerin naklettiğine göre o heybetli halife, olduğu yere çakılmış gibi dikildi ve bir adım ileri gitmedi.

Cenâb-ı Mevlâ bizlere de Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in (radiyallahu anhuma) teslimiyetini nasip eylesin.

Büyük sevaba nail olmak ve zarardan kurtulmak için sana kötülük yapanı affet!

Misillemenin pahalı bedelini; insanlardan intikam alan ve onlara kin besleyen kişinin ödediğidir. Kalbinden öder, etinden ve kanından öder, sinirlerinden öder, rahatından, mutluluğundan ve sevincinden öder.

Halbu ki Allah Teâlâ bunun ilacını ve dermanını bize haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Öfkeyi yutanlar ve insanları aff edenler… Allah iyilik yapanları sever.”  (Al-i İmran: 134)

Ve şöyle buyurmuştur: “Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün. (Fussilet: 34)

Sen eğer affeder ve bağışlarsan dünyanın izzetine ve ahiretin şerefine nail olursun: “Kim affeder ve ıslah edip düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şura: 40)

Bir kişi tabiînlerden bir alim olan Salim bin Abdillah bin Ömer’e dedi ki: “Sen kötü bir adamsın!” O da dedi ki: “Senden başka kimse beni tanımamıştır.”

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.” (Furkan:72) “Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler);” (Furkan: 63)

Hadis-i şerifte: “Öfkelenme! Öfkelenme! Öfkelenme!” Yine hadis-i şerifte: “Öfke ateşten bir közdür!” buyuruluyor.

Şeytan üç durumda insanı mağlup edip onu yere serer; öfke, şehvet ve gaflet…

Faziletlerin en üstünü, gelmeyene gitmek, esirgeyene vermek, haksızlık edeni bağışlamak olduğuna göre, câhillere uymamak ve onların seviyesine inmemek en iyi davranıştır.

Şunu da belirtelim ki, affetmek ve bağışlamak şahsa karşı işlenen suçlarda söz konusudur. Yapılan suç toplumu ilgilendiriyorsa, o zaman bağışlamaktan çok âdil davranmak, doğruyu yanlışı ortaya koymak gerekir. Zira topluma karşı işlenen suçları bağışlamak kimsenin yetkisinde değildir. Böyle bir suçlu bağışlanacak olursa, daha büyük haksızlıkların yapılmasına göz yumulmuş olur.

Doğruyu bilmeyenler, bilmedikleri için de ona düşmanca tavır alanlar her devirde olmuştur. Kıyamete kadar da olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini doğru yola ilettiği bahtiyarlar, bu saâdete eremeyenleri birer düşman gibi değil, birer hasta gibi görmelidir. Onların doğru yolu bulması için hem dua etmeli hem de elden gelen kolaylığı göstermelidir. Câhillere ve kendini bilmeyenlere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gibi anlayışlı ve hoşgörülü davranmak İslâmiyet’e yeni mü’minler kazandırabilir.

Öfkeyi yenip nefse galip gelmenin yolları vardır:

Nefsin en çok öfkelendiği şey kendisine karşı işlenen hatalardır. İnsan şahsına karşı işlenen hataları affetmek istemez. Zira her şeyden önce nefis buna karşı çıkar ve suçluyu bağışlamayı bir gurur meselesi yapar. İşte bundan dolayı çoğu zaman insan öfkesine hâkim olamaz ve nefsine yenik düşer.

Kuvvetli olan bir kimse, kendinden güçsüz birini kolaylıkla yenebilir. Hele güreş oyunlarını biliyorsa, rakibini zorlanmadan mağlûp edebilir. Fakat nefsi yenmek, güçle, kuvvetle olacak iş değildir. Bunun kendine has metotları vardır ve bunu ancak yüce şahsiyetli kimseler başarabilir.

Öfkemize yenik düştüğümüz zaman şu yollara başvurmamız faydalı olacaktır:

– Her şeyden önce bu konu ile ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri hatırlamalıyız. Onlarda zikredilen ve affetmek için vadedilen fazilet ve sevapları düşünmeliyiz.

– Allah Teâlâ’nın bizim üzerimizdeki kuvvet ve kudretinin, öfkelendiğimiz adam üzerindeki bizim kuvvet ve kudretimizden daha üstün olduğunu hatırlamalıyız. Şimdi ben bu adamı affetmezsem, yarın kıyamet günü Allah Teâlâ’nın beni affetmesini nasıl umabilirim, demeliyiz.

– Kızmakta ne derece haklı olduğumuzu, kızdığımız kimsenin haklılık payı bulunup bulunmadığını yeniden gözden geçirmeliyiz. Bunları süratle düşünürken Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiye buyurduğu bazı fiilî yatıştırıcılara da başvurmalıyız:

– Önce “eûzü”, “besmele” çekerek öfkemizi körükleyip kabartan şeytandan Allah’a sığınmalıyız.

– Ayakta isek oturmalı, oturuyorsak yaslanmalı veya yere uzanmalıyız.

– Öfkemiz yine geçmemişse kalkıp soğuk su ile abdest almalıyız. Ateşi ancak suyun söndüreceğini unutmamalıyız.

Rabbim!… Bu konuda kitab ve sünnetin tavsiyelerine tamamen uymaya muvaffak eyle!…

Allah’ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin beni de affet! Âmîn!…

 

 

 

The post İyilerin Ahlakı Affetmek first appeared on İNZAR DERGİSİ.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.