Tarih şahittir ki; İslam, her nereye gitmişse oraya samimiyet götürmüş, sadelik götürmüş, hayat götürmüş ve orayı güneşin sıcaklık ve aydınlığının ulaştığı her yeri ısıtıp aydınlattığı gibi ısıtıp aydınlatmıştır. İslam’ın gittiği her yerde beklenen olmuş, egemen olduğu toplumlarda zulmü yok etmiş ve Allah’ın yeryüzünde murad ettiği adaletin ikamesi için çalışmıştır.
İngiliz Müsteşrik Thomas W. Arnold, İslam’ın Tebliğ Tarihi adlı insaflı çalışmasında İslam’ın Batı Asya Hristiyanları, İspanya Hristiyanları, Avrupa, İran ve Orta Asya, Moğollar ve Tatarlar, Afrika Hristiyanları ve Malay Takım Adalarında nasıl yayıldığını tarihsel ve yerel kaynaklara başvurarak ortaya koyuyor. Kitap boyunca İslam’ın hangi usul ve üslupla yayıldığını görmek dışardan bir gözle net bir şekilde mümkün oluyor.
Arnold kitabının girişinde şu tespiti yapıyor: “ Bu dinin dünyanın bu kadar geniş bir bölümüne yayılmasının birçok sebebi vardır. Şüphesiz ki en önemli faktörlerden biri, Müslüman davetçilerin, bizzat Hazreti Peygamber’in kendisinde gördükleri uygulamadan hareketle, dur durak bilmeksizin yeni dindaşlar edinme gayreti içinde bulunmalarıdır.”
Bütün tarihsel şahitlikler toplandığında, sahabîlerin Peygamber Efendimizden gördükleri ve yaydıklarının şu iki şey olduğunu görürüz:
Birincisi, diğer insanları İslam’ın aydınlığıyla buluşturma gayreti (Tebliğ)
İkincisi ise dilde, amelde ve fikirde sadelik. (Usul ve Üslup)
Müslüman olmayan halklar Müslümanlarla karşılaştıklarında Müslümanların bu iki özellikleri hemen göze çarpıyordu. Müslümanlar sürekli yeni insanların da İslam’ın hayat veren sesine teslim olmaları için büyük gayretler sarf ediyor, bunun kaygısını yüreklerinde hissediyorlardı. Müslümanlardaki bu ilmi, ibadi ve fikri sadelik, Müslüman olmayan halklar üzerinde derin tesirler bırakıyordu. Yaşantılardaki çelişkilerden, teolojik tartışmalardan ve karmaşık fikirlerden bıkmış olan toplumlar, Müslümanları çabucak özümsüyor ve İslam’a teslim oluyorlardı.
Müslümanlar bu insan kazanma misyonunu ve sadeliği hiç şüphesiz rol modelleri olan Hz. Resulullah’tan öğrenmişlerdi. İnsanlar, İslam’ın gönülleri ve hayatları aydınlatan ışığıyla tanıştıktan sonra bu aydınlığı başka diyarlara götürme görevini hiç kimseden bir telkin beklemeden gönüllüce yaptılar. Siyerin tamamı insan kazanma sanatını bize öğreten yüzlerce örnekle doludur. Nebi (a.s)’ın bütün eylemleri insanları kazanmaya ve kazanılmış olanları korumaya yönelik idi.
Şu tablo başlı başına bizlere çok şey anlatıyor: “Peygamber efendimiz Sahabilerle beraber mescitte otururken, bir Yahudi gencinin ömrünün son anlarını yaşadığını haber veriyorlar. Resulullah hemen ayağa kalkıp o Yahudi’nin evine gidiyor. Gencin yanı başına oturup imana dair bazı şeyler söyleyip Lailaheillallah demesini telkin ediyor. Genç babasına bakınca babası gencin Peygamber Efendimizin dediklerini tekrarlamasını tavsiye ediyor. Genç ‘Lailaheillallah Muhammedun Resulullah’ diyerek son nefesini veriyor. Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp Allah’a hamd edip oradan ayrılıyor.
Daha kısa bir zaman geçmiyor ki başka bir çocuğun vefat etmek üzere olduğu haberi geliyor. Resulullah yine yerinden hızlıca kalkıp söylenen eve doğru hızlı adımlarla yürüyor. Tam evin önlerine gelirken bakıyor ki gencin tabutu evden çıkarılıyor. Resulullah bu manzara karşısında gözlerinde yaş ile yere çöküyor, başını ellerinin arasına alıp ‘Yetişemedik, elimizden kayıp gitti, yetişemedik elimizden kayıp gitti.’ diye ağlıyor.”
İşte Resulullah’ın insan kazanma iştiyakı böyleydi. Onun tek derdi vardı:
Bir kişi daha cehenneme gitmesin, şeytan birini daha aldatmış olmasın.
Resulullah’tan sonra ashabının da onları takip eden Müslümanların da en büyük gayesi İslam’ın saf ve sade hakikatlerini bulundukları her yere yaymaktı. Bunun için kimi cihad meydanlarında ömürlerini verdi, kimi ilim meclislerinde kimi de hicret yurtlarında… Ama hiç kimse bunu usulsüz ve üslupsuz yapmadı. Her şeyin olduğu gibi bu idealleri yaymanın da yaşamanın da bir usulü ve üslubu var. Tarihsel ve bireysel tecrübeler göstermiştir ki nice hakikatler yanlış usul ve üsluptan dolayı muhataba ulaşamamış karşılık bulmamıştır.
Dolayısıyla Müslüman zihinlerde önce bir usul ve üslup inşası yapılmalıdır. Müslüman zihnini inşa edip besleyen iki ırmak var:
Kur’an ve Sünnet.
Hayatımızın her anını tanzim eden Rabbimiz, usulümüzü ve üslubumuzu da tanzim eden ayetler göndermiş ve öylece yol almamızı buyurmuşlardır:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”(Nahl suresi 125) ayet-i Kerimesi tebliğ noktasında referanslarımızın ilkidir. Rabbimiz, davetin hangi vasıflara sahip olması gerektiğini ve hangi sırayla yapılması gerektiğini bu ayetle ortaya koymuştur:
Hazreti Peygamberin bir kişinin daha İslam dairesi içerisine girmesi için gösterdiği onca çaba ortada iken, bizler bir kişinin dahi İslam dairesinin dışına çıkmasına sebebiyet vermemeliyiz. Bizden öncekilerin binbir fedakârlık ve bedel ödeyerek inşa ettiği kazanımları, usulsüzlüğümüz ve üslupsuzluğumuzla yıkmaktan kaçınmalıyız. Taş atar gibi insanların yüzlerine ayet ve hadis fırlatarak veya din dilini polemiklere boğarak elde edeceğimiz hiçbir şeyin olmadığının farkına varmalıyız.
Bireyselleşmenin arttığı, insanın makineleştirildiği ve her şeyin metalaştığı bir çağ bu çağ. İnsanlık bir nefes arıyor. Bireyselleşmeyi İslam kardeşliğiyle, makineleşmeyi İslam’ın ruhuyla ve metalaşmayı İslam’ın mana yönüyle aşacaktır. Fıtratı henüz tamamen kirlenmemiş milyonlarca insanın, İslam’ın güzel bir sunumuna her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Vesselam!
The post İSLAMİ TEBLİĞDE USUL VE ÜSLUP first appeared on İNZAR DERGİSİ.